Tarih Bilinci
• 30/12/2007 - MEHMET AKİF ERSOY

Akif i Büyük Yapan Meziyet
Vatan şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un, İstiklal Marşı müsabakasındaki birinciliğinden dolayı kendisine zorla verilen 500 lirayı, fakr u zaruret içinde olmasına rağmen, fakir kadın ve çocuklara bir maişet temin etmek üzere kurulmuş olan "Darü'i Mesa i "ye bağışladığını... Halbuki İstiklal Marşı kabul edildiğinde, Mehmet Akif'in cebinde , Zonguldak milletvekili Hayri Bey'den borç aldığı iki lirasının olduğunu ve milli marş için 500 lira teklif edildiği günler de 140 lira ile Ankara'da bir çiftlik alınabildiğini... Paltosu dahi olmadığı için kışın bile ceketle dolaşan bu idealist şairin, çok soğuk günlerde ise, arkadaşı Baytar Şefik (Kolaylı)'dan muşambasını ödünç olarak giydiğini ... Baytar Şefik'in bir gün : Akif Bey, hiç olmazsa kendine bir palto alsaydın" demesi üzerine, ona darılıp iki ay konuşmadığını. Burdur Meb'us'u olarak I. Millet Meclisi'ne seçildiğinde ailesine: "Biz bu maaşı hak etmiyoruz ya... Ama, pek hak etmiyoruz da denemez. Elimizden geldiği kadar nihai zafer için çalışıyoruz. " dediğini biliyor muydunuz.
Sözünün Eri Olmak
Mehmet Akif Ersoy'un sözünün eri bir insan olduğunu ve söz verdiği şeyi yerine getirmek için ölümden başka hiçbir şeyin onu engellemediğini... İstanbul Vaniköy'de oturan bir ahbabı ile öyleden bir saat önce buluşmak için sözleştiklerinde, o gün yağmurlu, fırtınalı bir gün olup her tarafı sel bastığı halde Mehmet Akif' in binbir zorlukla sırılsıklam vaziyette söz verdiği yere vaktinde geldiğini, fakat arkadaşının gelmemesi üzerine çekip gittiğini... Ertesi gün. özür dilemek için gelen arkadaşını dinlemeyip: "Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir" diyerek tam altı ay o arkadaşıyla konuşmadığını... biliyor muydunuz.?
Mehmet Akif ve Kalpak
Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un Cumhuriyet'in ilk yıllarında Ankara'ya çağırıldığını ve orada halledilmesi gereken o kadar önemli mesele varken "kalpak " meselesinin görüşülmesi üzerine iyice canı sıkılan Akif'in: "Ben de bu adamların başımın içine bakacaklarını sanmıştım. Ama onlar tepesine baktılar" diye hayıflandığını biliyor muydunuz.
|
ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM
Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem; Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem. Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!.. - Boğamazsın ki! - Hiç olmazsa yanımdan koğarım. Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam; Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam. Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle, Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle! Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum! Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim, Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim! Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım! Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu... İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?
HANİ MİLLİYETİN İSLAM İDİ
Hani milliyetin islam idi? Kavmiyyet ne? Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine! Arnavutluk ne demek? Var mı şeriatta yeri? Küfr olur, başka değil kavmini sürmek ileri. Arab'ın Türk'e, Laz'ın Çerkez'e yahud Kürd'e, Acem'in Çin'liye rüçhanı mı varmış, nerde? Müslümanlıkta anasır mı olurmuş? Ne gezer? Fikri kavmiyyeti tel'in* ediyor peygamber. En büyük düşmanıdır rûh-u Nebî tefrikanın, Adı batsın onu İslam'a sokan kaltabanın.
* * *
Artık ey millet-i merhûme sabah oldu, uyan!!! Sana az geldi ezanlar diye ötsün mü bu çan? Ne Araplık, ne de Türklük kalacak aç gözünü! Dinle Peygamber-i Zîşân'ın ilahî sözünü. Türk Arapsız yaşamaz, kim ki yaşar der, delidir! Arabın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir... Veriniz başbaşa zira sonu hüsran-ı mübîn* Ne hükûmet kalıyor ortada billahi, ne din. Medeniyyet size çoktan beridir diş biliyor, Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor. Arnavutlar size ibret olacakken hala, Ne bu şûride siyaset, ne bu fasîd da'vâ Görmüyor gittiği yanlış yolu zannım çoğunuz Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz Bunu benden duyunuz, ben ki evet arnavudum, Başka bir şey diyemem, işte perîşan yurdum.
M.AKİF ERSOY
“Biz ki her mevcudu yıktık gayesiz bir fikr ile,
Yıkmadık tek şey bıraktık sade bir şey: Aile!
Hepsi aç, bir paraları yok, kadın-erkek çıplak;
Sokağın ortası ev, kaldırımın sırtı yatak!
Geziyor çiğneyerek bunları yüzlerce köpek,
Satılık namus cevheri arıyor: Kâr edecek!
Sinirlerinde teessür denen fenalık yok,
Tabiatında utanmakla âşinâlık yok!
Bilirsiniz, hani, insanda bir damar varmış,
Ki, yüzsüz olmak için mutlaka o çatlarmış!
Bacımın namusu batıyor rezilin gözüne,
Acırım tükrüğe, billahi tükürsem yüzüne!
Şark’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi,
Bir kızarmaz yüz, utanmaz söz bütün sermayesi!
Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır,
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Kim kazanmazsa dünyada bir ekmek parası,
Dostunun yüz karası düşmanın maskarası!
Duygusuz olmak kadar lakin dünyada dert yok,
Öyle salgınmış ki mel’un, kurtulan fert yok.
Üç sınıf halka içim parçalanır; hem ne kadar!
İhtiyarlar, karılar, bir de küçükler, bunlar.
Merhamet görmeli, yüz görmeli insanlardan,
Yoksa, insanlığı bilmem nasıl anlar, insan.”
Mehmet Akif Ersoy
Şu kopan fırtına Türk Ordusunundur ya Yarabbi, Senin uğruna ölen ordu budur ya Yarabbi. Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın, Galib et çünkü bu son ordusudur İslam'ın..
“İslam’ı, evet, tefrîkalar kastı kavurdu,
Kardeş bilerek, bilmeyerek kardeşi vurdu!
Medeniyyet bize çoktan beridir diş biliyor,
Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor.
Sen! Ben! Desin efrâd, aradan vahdeti kaldır,
Milletler için kıyamet, işte o zamandır!
Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol,
Yol varsa budur, Bilmiyorum başka çıkar yol!”
“Bana sor sevgili kârî, sana ben söyliyeyim,
Ne hüviyette şu karşında duran eş’ârım:
Bir yığın söz ki, samimiyeti ancak hüneri,
Ne tasannu’ bilirim zira ne sanatkârım.
Şi’r için gözyaşı derler, onu bilmem yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım!
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!
Oku, şayed sana bir hisli yürek lazımsa;
Oku, zira onu yazdım iki söz yazdımsa...”
“Kadermiş! Öyle mi? Hâşâ bu söz değil doğru;
Belanı istedin, Allah da verdi, doğrusu bu!
Çalış dedikçe şeriat, çalışmadın durdun,
Onun hesabına bir sürü hurafe uydurdun.
Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya,
Zavallı dini çevirdin onunla, maskaraya.
Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
Birer birer oku, tekmil edince defterini,
Bütün bu işleri Rabbim görür; vazifesidir…
Yükün hafifledi…Sen şimdi doğru kahveye gir.
Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!
Biraz da saygı gerektir… Ne saygısızlık bu!
Hüdayı kendine kul yaptı, kendi oldu hüdâ!
Utanmadan da tevekkül diyor bu cür’ete… ha?”
“Ey dipdiri meyyit, iki el bir baş içindir,
Davransana..Eller de senin, baş ta senindir.
Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak,
Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak,
Dünyada inanmam, hani, görsem de gözümle,
İmanı olan kimse gebermez bu ölümle.
His yok, hareket yok, acı, yok, leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin!
Alemde ziya kalmasa, halk etmelisin, halk,
Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam, kalk!
Sahipsiz olan memleketin batması haktır,
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır!”
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 30/12/2007 - AYİNE -i İSKENDER
Etek öpmek
Evliya Çelebi'nin anlattığına göre (c. III, s. 31) Miloş isimli Sırp, Kosova sahrasında Murad Hüdavendigar'ın elini öpme bahanesiyle yakınına gelip hançeriyle onu şehit ettikten sonra Osmanlı hükümdarlarının hiçbir yabancıya el öptürmemeleri bir protokol kaidesi olmuş ve gerek elçiler, gerekse diğer yabancı devlet büyükleri padişahın ancak eteğini öpmekle yetinmişlerdir. Sembolik olarak padişahın kaftanının ucunu dudaklarına değdiren bir kişi onun elini öpmüş kabul edilir ve böylece emniyet tedbiri de alınmış olurdu.
Etek öpmek adetinin mazisi Osmanlı'dan çok eski zamanlara dayanır ve köleler ile cariyeler, efendilerinin yahut diğer asilzadelerin bedenlerine dokunamaz, ancak eteklerini (elbisenin belden aşağı kısmı) öperek tazim gösterirlermiş. Osmanlı'nın bu uygulamayı, Sırplara karşı bir protokol kaidesi olarak başlatması bize oldukça manidar göründü.
Şimdiki "etek öpmek" deyimi bu geleneğin hatırasını taşır ve mecazen tabasbus, yaltaklanma anlamında kullanılır.
Eli kulağında
Gerçekleşmesi pek yakın olan işler hakkında "(Henüz olmadı ama) eli kulağında!" deriz. Bu deyimin kaynağı Asr-ı Saadet'e, Bilal-i Habeşi'ye kadar uzanır. İslamiyet yayılmaya başlayıp da Müslümanların sayısı artınca, onları namaz için bir araya toplamak üzere ezan okunması kararlaştırılmış ve sesi güzel olduğu için de Habeşiştanlı eski köle Hz. Bilal bu vazifeye seçilmişti. Ne var ki Medine'deki müşrikler ve diğer dinlere mensup olanlardan bazı tahammülsüz insanlar ezan okunurken sesi duyulmasın diye gürültü yapmaya, çocukları toplayıp Bilal-i Habeşi ile alay ettirmeye başlamışlardı. Bunun üzerine Hz. Bilal, ellerini kulaklarına tıkayarak ezan okumaya başladı. Bilahare müezzinler ellerini kulaklarına tıkamayı bir tür Bilal-i Habeşi sünneti gibi gördüler ve ezanı öyle okudular.
Eskiden birisi yanındakine,
- Ezan okundu mu? dediğinde, eğer vakit çok yakın ise,
- Okunmadı ama (müezzinin) eli kulağında; dermiş.
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 7/4/2007 - On Dört Asır Evvel
• 1/4/2007 - YOLCU ve ARABACI
• 22/3/2007 - Necip Fazıldan Şiirler
|
Gökte zamansizlik hangi noktada? Elindeyse yildiz yildiz hecele! Hüküm yaziliyken kara tahtada Insan yine çare arar ecele!
Gençlik... Gelip geçti... bir günlük süstü; Nefsim doymamaktan dünyaya küstü. Eser darmadagin, emek yüzüstü; Toplayin esyami, isim acele!
Necip Fazıl KISAKÜREK
Orada
Güneş mızrak boyu yaklaştı ufka, Camlarda renklerin veda cümbüşü, Ey gönül, mâdenin ne kadar yufka! Yeter ağlamana bir kuş ötüşü.
Ölüm dedikleri, ölünceyedek; Dünya, balı zehir, yalancı petek. Orada bulursun, biraz bekle, tek, Burada yaşamak sandığın düşü...
1972
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|