ÖKÜZ MEHMET PAŞA Çevresindekilerce gizliden gizliye "Öküz" olarak adlandırılmış olan Mehmet Paşa'nın komuta ettiği ve İran'a karşı düzenlenen bir seferde, ordu komuta heyeti kışlak çadırında toplanmış taarruz planlarını gözden geçirirlerken, birliklerin iaşesi ve taşıma işleri icin getirilmiş öküzlerden biri çadırın aralığından kafasını uzatıp gözlerini Öküz Mehmet Paşa'ya dikmiş. Çevresindekiler gülmemek icin kendilerini zor tutmuşlar, biraz tebessüm ederlerken, ökuz gitmiş. Ancak bir süre sonra tekrar gelip, başını yine içeri uzatmış ve yine uzun uzun Öküz Mehmet Paşa'yı süzmüş. Bu sefer çevresindekiler artık kendilerini tutamayıp kahkahaları basmışlar. Herkes gülmekten kırılırken, Ökuz Mehmet Paşa, "Bu hayvan bana ne diyor biliyor musunuz?" diye sormuş. "'Hadi senin kim olduğunu anladım da, bu yanındaki eşekler neyin nesi?' diye soruyor."
Kanuni Sultan Süleyman, Şeyhülislam Ebüssuud Efendi'den, manzum bir beyitle, Topkapı Sarayının bahçesindeki meyve ağaçlarına zarar veren karıncaların yok edilmesinin dinen mümkün olup olmadığını sormuş. Beyit şöyle: Dırahta ger ziyan etse karınca Günah var mıdır ânı kırınca? Şairliği de bulunan Ebüssuud Efendi, manzum soruya manzum bir cevap vermiş: Yarın Hakkın divanına varınca, Süleyman'dan hakkın alır karınca. Şans yaver olunca...
İstanbul'da kenar semtlerden birinde oturan yaşlı bir kadın, padişahın huzuruna çıkmak istediğini saraydaki görevlilere bildirmiş. Bunun üzerine sultanın karşısına çıkarılmıştı. Yaşlı kadın: Evinin soyulduğunu ve bu olaydan padişahın sorumlu olduğunu söyleyerek, şikayette bulunur. Bunun üzerine hiddetlenen Kanuni: -Bana bak kadın, sen niçin bu kadar derin uyku uyudun da evinin soyulduğunu duymadın? deyince, yaşlı kadın : Padişahım! Kusura bakma, biz seni uyanık bilirdik, onun için evimizde rahat uyuyorduk der. Bu cevap üzerine Kanuni utanarak : -Haklısınız diyerek, kadının çalınan mallarının bedelini kendi malından öder. KESİLEN KOL BİR DAHA YERİNE GELMEZ Osmanlı Devletinin, İkinci Selim devrinde uğradığı ikinci başarısızlık İnebahtı'da oldu. Kıbrıs'ın Türkler tarafından fethi üzerine, Papa'nın teşvikleri sonucunda, büyük bir Haçlı donanması hazırlandı. 1571'de İnebahtı'da meydana gelen deniz savaşında, Osmanlı donanması imha edildi. Çok şehit verildi. Ancak Uluç (Kılıç) Ali Paşa, kurtarabildiği 60 kadar gemi ile İstanbul'a gelebildi. Bundan sonra devlet, bütün imkânlarıyla; bir kış zarfında eski donanmasını yeniden inşa ederek, Akdeniz hakimiyetini tekrar sağladı. Sokullu Mehmed Paşa, Venedik elçisine: "Biz Kıbrıs'ı almakla sizin kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yakmakla, bizim sadece sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kol bir daha yerine gelmez, fakat kazınan sakal daha gür çıkar" diyerek, onlara fazla sevinmemelerini söyledi. Bu arada, donanmanın yetişmeyeceği endişesini taşıyan Kılıç Ali Paşaya da; "Paşa, bu millet öyle bir millettir ki, isterse bütün gemilerinin demirlerini gümüşten, yelkenlerini atlastan, halatlarını ibrişimden yapar" sözü meşhurdur. Gerçekten ertesi yaz, Osmanlı donanması hazırlanıp Akdeniz'e inince, Venedikliler, barış istemek zorunda kaldı. Hattâ bu anlaşmada Venedik Cumhuriyeti, Türklere, Kıbrıs Seferinde yapılan masraflar karşılığı savaş tazminatı ödemeyi bile kabul etti
KANUNİ SULTAN SÜLEYMANIN CEZASI Kanuni Sultan Süleyman düğünlerde yetenekli kişilerin gösteri yapmasını çok severmiş. Yine bir gün, bir düğünde İstanbul’a Osmanlı ülkesindeki bütün canbazlar, madrabazlar, ateş üfleyenler vesaire vesaire hepsi doluşmuşlar. Kanuni gösterileri zevk ile izlemiş. Birinciye de ihsanlarda bulunacakmış. Bir adam varmış, dikiş iğnesini 5 metre uzağa koyuyor, dikiş ipini 5 metre uzaktan atıp iğnenin deliğinden geçiriyormuş. Kanuni bunu görünce hayretler içerisinde kalmış: -Tesadüfen attı. Böyle bir şey mümkün değil, demiş. Adam gösterisini bir daha yapmış. Dikiş ipliği yeniden 5 metre uzaktaki iğneni deliğine girmiş. Kanuni şaşkınlık içerisinde: -Bir daha yap bakalım, demiş. Üçüncü denemeyi ayakta seyreden Kanuni, katıla katıla gülmüş ve şu meşhur emrini vermiş: -Bu adama 100 altın verin, 100 de sopa atın. Adam şaşkın: -Padişahım 100 altını anladık ama neden 100 sopa? Kanuni cevabını hemen vermiş: -100 altın maharetin için, helal olsun, 100 sopa da boş işler ile uğraştığın için. Bu da bana helal olsun. Bre adam başka işin mi yok? Neye yarayacak bu yaptığın?
Yavuz Sultan Selim,birçok Osmanlı Padişahı gibi sefer hazırlıklarını gizli tutarnış. Bir sefer hazırlığında veziri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona: Sen sır saklamasını bilir misin? diye sormuş. -Vezir, Yavuz’dan cevap alacağı ümidiyle: -Evet, Hünkarım bilirim, dediğinde; Yavuz cevabı yapıştırmış: -Ben de bilirim.
SİZ İÇERİDEN, BİZ DIŞARIDAN YIKMAYA ÇALIŞIYORUZ! Sultan Abdülaziz, Paris’te açılan 1866-1867 sergisi münasebetiyle yaptığı seyahatte Keçeci-zade Fuat Paşa’yı refakatine almıştı.Bu seyahat sırasında Compte de Montauban de Palitan Üçüncü Napolyon’un başvekili idi.Üzerinde seraskerlik vazifesi de vardı. Üçüncü Napolyon Süveyş Kanalı’nı açtırmak, Girit’i Yunanistan’a vermek istiyordu.Sultan Aziz’le Ali ve Fuat Paşalar ise Fransa Kralının hassaten ikinci arzusunun tahakkuk ettirilmemesi taraftarı idi. Compte de Montauban de Palitan ile Fuat Paşa arasında mühim siyasi görüşmeler oldu.Nihayet bu konuşmalar sırasında bir gün Compte de Montauban Keçeci-zade’ye -Neye beyhude ısrar ediyorsunuz? Hangi kuvvetinize güveniyorsunuz? Osmanlı Hükümetinin ne derece zaafa düştüğünü görmüyor musunuz? Dedi. Fuat Paşa derhal mukabele etti: -Hayır Kont! Hayır!.... Türkiye hiçbir zaafa düşmemiştir.Bütün kuvvetini muhafaza ediyor ve edecektir.Türkiye en kuvvetli, en dayanıklı devletlerden biridir.Üç yüz senedir siz dışarıdan, biz de içeriden yıkmaya çalıştığımız halde bir türlü yerinden sarsamadık!... Fransız başvekili ister istemez kahkahayı salıverdi.Koca bir Girit meselesi bir nükte ile halledilmiş bulundu.
Devir Sultan II. Murat Han devriydi. O devirde Ankara’da bulunan Hacı Bayram Veli’ye büyük muhabbet ve saygı gösteren II. Murat Han, büyük veliye hürmeten onun müridlerinden vergi alınmamasını emretmişti. Bunu duyanların çoğu sadece vergiden muaf olmak için Hacı Bayram Veli’nin müridi olmaya akın ettiler. Böyle bir durumda bir zaman geldi ki Ankara’dan vergi alınamaz hale gelindi. Öyle ki Ankara’dan kimden vergi istense, o kişi “ Ben Hacı Bayram Veli’nin müridiyim” diyordu.
Bu durum Murat Han’a iletildi. Murat Han da, Hacı Bayram Veli’ye bir mektup göndererek durumu büyük veliye bildirdi. Mektupta Hacı Bayram Veli’den gerçek müritlerinin sayısı isteniyordu. Hacı Bayram Veli’de zaten kendisine vergiden muaf olmak için bağlılık gösterenlerden şikayetçi idi. Bu mektubu fırsat bilen Hacı Bayram Veli, bütün müridlerine bir yerde toplanmaları için haber saldı.
Hacı Bayram Veli, müridlerinin toplanacağı alana bir çadır kurdurttu ve içini de koyun ile doldurdu. Sonra müridleri de çadırın kurulduğu alanda toplandılar. Büyük Veli çadırdan çıktı ve kalabalığa:
“ beni seviyor musunuz?” diye sordu.
Kalabalık:
“Elbette seviyoruz”
Hacı Bayram Veli:
“Peki bana canı gönülden bağlı mısınız? Eğer istersem benim için canınızı feda eder misiniz?”
Kalabalık:
“ Elbette canımız sana ve senin yoluna feda olsun.”
Bunun üzerine Hacı bayram Veli:
“ Bana bu şekilde inanıp, muhabbet gösteren müridlerim. Şimdi içinizden bir kişi çıksın onu kurban edip cennete göndereceğim” dedi.
Kalabalık bu söz üzerine tamamen sessizliğe büründü. Herkes birbirine bakmaya başlamıştı. Nihayet kalabalığın içinden bir er kişi öne çıkarak:
“ Canım sana ve yoluna feda olsun” diyerek çadıra girdi. Hacı Bayram Veli içeride önceden hazırlattığı koyunlardan birini kestirdi. Koyundan akan kanlar çadırın dışına çıkmıştı. Çadırın dışına akan kanı gören kalabalık adamın gerçekten kurban edildiğini zannettiler ve fena halde ürperdiler. Hacı Bayram Veli çadırın dışına çıkarak bir kişinin daha gelmesini istedi. Bir adam daha çıkarak çadıra girdi. Çadırın içinde yine aynı olay tekrar edildi. Kalabalık çadırın önünde fazlalaşan kanı görünce iyice şaşkına dönmüştü. Hacı Bayram Veli bir kişi daha istedi. Bu sefer de bir kadın çadırın içine girdi. Çadırın içinde aynı olay yine tekrar edildi.
Kalabalık artık işin şakaya gelir tarafı olmadığını iyice anlamış ve dehşete düşmüştü. Hacı Bayram Veli de bir kişinin daha gelmesini istiyordu. Ama kalabalıktan ne bir hareket ne de bir ses duyuluyordu. Öyle ki dördüncü kişi çıkmamıştı.
Böylece Hacı Bayram Veli gerçek müridlerinin sayısını tespit edip, hükümdara sayıyı şöyle bildirdi: “ Sultanım gerçek müridlerimi sormuştunuz. Benim gerçek müritlerim iki er kişi ile bir hatun kişiden ibaret olmak üzere üç kişidir.”
YEGANE REY SAHİBİ SENSİN
NE YAZIK Kİ VEZİR OLAMAMIŞSIN
Türk ordusu dört aylık bir yürüyüşten sonra nihayet çaldıran ovasına gelmişti.Şah İsmail bir kaç günden beri Çaldıran’a gelmiş ve savaş nizamı almıştı.Çaldıran’a gelen Türk Ordusu o gece Yavuz’un başkanlığında bir divan yaptı.Divan’da tek fikir görüşülecekti.Bu fikir de yarın şafakla savaşa girilsin mi yoksa bir kaç gün istirahat edildikten sonramı savaşa girilsin.Divan’da bulunanların çoğu bir kaç gün istirahattan sonra savaşa girilmesini tavsiye ettiler.padişah bir köşede oturmuş ve hiç bir fikir beyn etmeyen Defterdar Piri Mehmet çelebi’ye hitaben:
-“Sizin fikriniz nedir” diye sorunca , Piri Mehmet paşa şöyle cevap verdi:
-“Akıncılarımızın bir kısmı alevidir.Bütün dikkatimize rağmen ordu içinde şii casuslar vardır.Savaş bir yürek işidir ve asla da yorgunlukla alakası yoktur.Bana kalırsa şafakla beraber savaşa girmeliyiz” Yavuz bu sözlerden çok hoşlanmış ve şöyle demişti:
-“İşte yegane rey sahibi bir adam, ne yazık ki vezir olamamış.Bana böyle bir defterdar değil, böyle bir vezir lazım”
ULEMANIN ATININ AYAĞINDAN SIÇRAYAN ÇAMUR
Mısır’ın fethinden sonra da uzun zaman orada kalmak, askerler gibi işin başındakilere de usanç vermişti.Kimse cesaret edemediği için Padişahı artık İstanbul’a dönmeye kandırmasının Anadolu Kadıaskeri İbn-i Kemal’den rica ettiler.
İbn-i Kemal’le at gezintisi yaptığı bir gün Yavuz sordu;
-Asker arasında neler söyleniyor, hocam?
-Nil kenarında bir askerin türkü çağırdığını işittim.İrade buyurursanız söyleyeyim, hatırımda kalmıştır.
-Söyle:
Nemiz kaldı bizim mülk-i Arapte
Nice biz dururuz Şam-ü Halep’te
Cihan halkı kamu iş-u tarapte
Gel ahi gidelim Rumellerine...
Yavuz, türkünün İbn-i Kemal tarafından uydurulmuş olduğunu sezmekle beraber ses çıkarmadı; ertesi gün de dönüş hazırlıklarının hemen yapılmasını emretti.
Birkaç gün sonra Kadıaskerle Padişah yine atla gezintiye çıkmışlardı.Sultan Selim, İbn-i Kemal’in hocası olup katledilen Molla Lütfi’den bahis açarak sordu:
-Molla Lütfi niçin katlolundu?
-İstihzayı severdi ve bu yüzden çok düşman kazanmıştı.Halbuki şuh tabiatlı bir adamdı.Şaka olarak söylediği bazı uydurma şeyler hakikat sanıldı.
-Senden hocandan bir şeyler öğrendin mi?
-Dainiz nöbetimi savdım.
Yavuz taşı gediğine koymanın zamanı geldiğine hükmederek:
-Geçen gün, dedi, söylediğin türküyü sen uydurmadığın mı?
İbn-i Kemal cevap verdi:
-Evet, Padişahım, ben uydurdum.Lakin asker kullarınızın dileklerine göre...
Padişah doğru söylemesinden hoşlandı; beş yüz altın ihsan etti.
İstanbul’a dönüşte, yan yana giderlerken İbn-i Kemal’in atının ayağından sıçrayan çamur padişahın üzerine geldi, kirletti. İbn-i Kemal dehşetli korktu.Selim ona dönerek şöyle söyledi: -Korkma hoca.Ulema atının ayağından sıçrayan çamur benim için iftiharı muciptir.Ben öldükten sonra bu örtüyü sandukamın üzerine örtsünler
HAYDİ ÇIK ORADAN
Sultan Murat devrinde ayyaş Bekri Mustafa, meyhaneden zilzurna sarhoş çıkmıştı.Devriyeler peşine takılıp kendisini kovalamaya başladılar.Kurtulamayacağını anlayan ayyaş Bekri Mustafa, kendini kaldırıp havuza attı.Devriyeler havuzun kenarına gelip:
-“Haydi çık oradan” dediklerinde Bekri Mustafa;
-“Ben karada değil, deryadayım.Bana Kaptanpaşa karışır” diye cevap verdi.
KENDİNİZİ TÜRKLERE EMANET EDİN
16. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin gelişme yolu üzerinde direnmiş ve Türk orduları ile savaşa tutuşmuş olmasından dolay Katolik Avrupa tarafından kendisine "Hıristiyanlığın şövalyesi" ünvanı verilen Boğdan Beyi Büyük Stefan'ın ölüm döşeğin de, evlatlarına gayet ibretli bir şekilde: "Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız Asla Rus'a yanaşmayın. Haindir, sizi yok eder. Fakat kendinizi Türklere emanet edin. Adil ve merhametlidirler" diyerek nasihat ettiğini …(2)
Avrupa'da Akıncı Korkusu
1534 yılında Viyana'daki St. Stephen Katedrali'nde. Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görüp çan çalarak haber vermekle vazifeli bir memuriyetin ihdas edildiğini ve bu memuriyetin ancak 1956 yılında, Viyana Belediye Meclisince. Artık bir Osmanlı tehlikesi kalmadığından, bu vazifenin lüzumu yoktur" diye bir karar alınarak iptal edildiğini...(6)
Milletlere Göre Fiyat Farkı
Osmanlı'nın son döneminde (1850) İstanbul'da uzun yıllar kalmış bir batılı tarihçi olan M A Ubicini'nin şehirde yaşayan değişik milletlerin karakter yapılarını öğrendikten sonra, hatıralarında: "Bir kaide olarak, Ermeni ye istediği paranın yarısını, Ruma üçte birini, Yahudi ye dörtte birini veriniz. Fakat bir Müslümanla alışveriş ettiğiniz zaman istediği fiyattan emin olunuz ve istediğini veriniz"diye yazdığını… (23)
Sözünün Eri Olmak
Mehmet Akif Ersoy'un sözünün eri bir insan olduğunu ve söz verdiği şeyi yerine getirmek için ölümden başka hiçbir şeyin onu engellemediğini... İstanbul Vaniköy'de oturan bir ahbabı ile öyleden bir saat önce buluşmak için sözleştiklerinde, o gün yağmurlu, fırtınalı bir gün olup her tarafı sel bastığı halde Mehmet Akif' in binbir zorlukla sırılsıklam vaziyette söz verdiği yere vaktinde geldiğini, fakat arkadaşının gelmemesi üzerine çekip gittiğini... Ertesi gün. özür dilemek için gelen arkadaşını dinlemeyip: "Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir" diyerek tam altı ay o arkadaşıyla konuşmadığını... (35) Biliyor muydunuz.?
|